Osmanlı Kaması

Yazarın Notu: Bu hikayede anlatılanların hepsi hayal ürünü olup kişilerin ve olayların hiçbir ilgisi yoktur.

Yazan: Esra Gürel Şen

1922 yılının Temmuz ayının son haftasıydı. Yunan ordusunun Anadolu içindeki ilerleyişi Türklerin bütün direniş faaliyetlerine rağmen devam etmiş Afyon civarına kadar gelmişlerdi.  Hava sıcak ve nemliydi.  Kırk sekizinci Yunan Alayının Aşağı Menzil civarına kurulmuş karargah merkezinin dışında nöbet bekleyen erler öğlen güneşinin altında terden ve tozdan bunalmış, yorgunluktan muzdarip oflaya puflaya devriye geziyorlardı ki, ilerideki harabelerin oradan kendilerine doğru gelmekte olan toz bulutunu görüp tüfeklerine davrandılar. İçlerinden biri ıslıkla diğerlerine haber verdi. Etraftaki çalılıkların arkasında vaziyet alan diğer askerler öğle dinlenmelerinin bozulmuş olmasından öfkeli küfür ederek yerleştiler pozisyonlarına. Toz bulutu hızını kesmeden yaklaştı, yaklaştıkça içindeki atlı daha net seçilir oldu.

“Dur!”

Toz bulutunun içinden atın geminin çekilmesi ile pussss diye bir ses geldi. Nihayet hayvan durdu, toz dağıldı. Atın üzerinde kaşlarına kadar toza ve çamura bulandığından günlerdir yollarda at üzerinde olduğu anlaşılan bir adam çıktı karşılarına. Üzerinde üniforma yoktu basit köylü kıyafetleri giymişti.

“Kimsin?”

“Ben Ordu Müfettişi Yüzbaşı Antonis Sakisapulos Atina’dan geliyorum. Geleceğimin size haber verilmiş olması lazım.”

“Nereden belli senin Ordu Müfettişi olduğun? Kimliğini görelim.”

Toz toprak içindeki adam koynundan deri bir cüzdan çıkardı içinden üzerinde Ordu Müfettişi Yüzbaşı Antonis Sakisapulos yazılı kimliğini kendine şüpheli gözlerle bakan erin burnuna uzattı. Er kimliği inceledi, yanındaki arkadaşına gösterdi.

“Burada bekleyin lütfen,”  her ihtimale karşı sesine saygı dolu bir ton eklemişti, “Komutana haber verelim,” dedikten sonra çalılara doğru bir baş işaret yaptı. Çalıların arasından sallanarak çıkan bir başka asker adamın gösterdiği kimliği alıp az ileride sakladıkları atlara doğru koştu birinin üzerine atladı ve karargaha doğru dörtnala sürdü. Kimsenin konuşmadığı sinir bozucu dakikalardan sonra yine dörtnala geri döndü. Atından inmeden, “Komutan gelsin dedi, komuta çadırında bekliyor,”dedi.

Çalıların arkasından çıkan dört asker de atlarına bindi ve karargahtan gelenle birlikte ortalarına aldıkları adama komuta çadırına kadar eşlik ettiler.  Ordu Müfettişi olduğunu söyleyen adamı çadır önünde bekleyen askerlere teslim ettikten sonrada görev yerlerine geri döndüler.

Adam atından indi, kendisini içeriye davet ederek önden yürüyen askerin peşine takılıp çadıra girdi. Sıhhiye çadırı kadar büyük çadırda uzun bir masanın etrafına toplanmış subaylar merakla baktılar. Omzundaki apoletlerden Albay olduğu hemen anlaşılan pos bıyıklı bıyıklarının ucu yukarıya kıvrılarak muhtemelen briyantinle şekil verilmiş subay ona doğru yürüdü.

Üzerinde üniforma yoktu ama üstüyle karşılaşınca her Yunan askerinin yapması gerektiği gibi selam durdu adam. Selamı Albay tarafından alındı.

“Demek siz beklediğimiz Ordu Müfettişi Yüzbaşı Antonis Sakisapulos’sunuz? İyi de bana sizin bir müfreze eşliğinde geleceğiniz bildirilmişti. Bu kıyafetlerle ve tek başınıza geldiniz. Neler oldu Yüzbaşı? Ayrıca vazife kağıdınızı görmem gerekli. Yoksa korkarım sizi muhafaza altına almak zorunda kalırım.”

Yüzbaşı, “İzninizle,” deyip elini yine koynuna soktu ve yine deri cüzdanından katlanmış bir kağıt çıkarıp Komutana uzattı.

 “Görev emrim buradadır efendim.”

Albay kağıdı dikkatle okudu ve hemen yanında hazır ol vaziyetinde dikilen emir subayına uzattı ardından elini uzatarak Yüzbaşıya yaklaştı, “Karargahımıza hoş geldiniz Yüzbaşı,” diyerek Yüzbaşının elini sıktı.  El sıkışırken bile hazır olda bekleyen Yüzbaşıya gülümsedi Albay.

 “Lütfen Yüzbaşım rahat olun. Yorgunluğunuz her halinizden belli oluyor. Gelin şöyle oturun ve bize olanları anlatın. Niye tek başınasınız ve niye bu kılıktasınız?”

Yüzbaşı kendisine ikram edilen suyu minnetle içerek anlattı. Atina’dan İzmir’ e gemiyle gelmişti. İzmir’de onu bir teğmen karşılamış bir iki gün dinlenmesi için garnizona götürmüş sonrasında emrine bir müfreze tahsis edilmiş ve onlarla birlikte buraya gelmek üzere yola çıkmıştı. Manisa’ya kadar her şey yolunda gitmişti. Manisa çıkışında bir dere kenarında çadırlarını kurup konakladıkları gece Türk çetelerin baskınına uğramışlardı. Baskın o kadar ani ve kalabalık yapılmıştı ki Müfreze Komutanı olan Teğmen, bir er ve kendisi kaçabilmişlerdi sadece. Koca müfrezenin kalanı Türkler tarafından etkisiz hale getirilmişti. Birlikte kaçtıkları Er yaralıydı ellerinden geldiğince yarasını sarmaya çalışmışlar fakat çok geçmeden ölmüştü. Teğmenle birlikte iki günlük kaçma ve saklanma trajedisinin ardından Teğmenin bildiği bir Rum köyüne ulaşmayı başarmışlardı ancak burada da Teğmenin sıtması tutmuş günlerdir yaşadıkları aç susuz yolculuk zavallı adamcağızı bitirmişti. Görevi tamamlayabilmek için köylülerden yolu öğrenmiş, yakalanmamak içinde bu köylü kıyafetlerini giyip üniformasını atının eyerine saklamıştı. Zorunlu ihtiyaçlar dışında hiç durmadığı sadece birkaç saatlik uykularla mola verdiği beş günlük yorucu yolculuğun sonunda buraya ulaşabilmişti. Açtı, pisti ve uykusuzdu.

Derhal emrine bir çadır ve bir emir eri tahsis edildi. Sahra şartlarında ne kadar temizlenebilirse o kadar temizlendi. Kendisine sunulan yemeği iştahla yiyip o gece dinlenmeye çekildi. Ertesi sabah kalk borusunun çalmasıyla birlikte üniforması sırtında diğer subayların yanında yer almıştı bile.

Kahvaltı için Albayı beklerken kendisini merak eden subayların sorularına elinden geldiği kadar cevap verdi. Doğduğu köyden okuduğu askeri okula kadar anlattı.

“Yüzbaşım hemşeriymişiz sizinle. Bende Selanikliyim ancak ben içindenim.” Konuşma ortak tanıdıkları olabileceğine kadar gelmişti ama Alay Komutanı Albay Dimitri Andreakis’in içeri girmesiyle susup ayağa kalktılar hazır ola geçtiler. Komutanın, “İyi sabahlar arkadaşlar,” temennisine hep bir ağızdan “İyi sabahlar,” diye cevap verdiler. “Rahat” komutunun ardından Komutanın yerine oturmasını beklediler. Albay, masada oturanlara baktı, “Binbaşı Gonidis nerede?” diye sordu. Kimse onun nerede olduğunu bilmiyordu. Dün geceden beri kendisini gören olmamıştı.  Sadece Doktor, “ Dün gece benden midesi için ilaç istemişti bu sabah erken saatlerde götürebildim. Çadırında hazırlanıyordu, beklide midesi kötüleşmiştir. Kahvaltıya gelmezse uğrar bakarım durumuna,” dedi.

“Neyse,” dedi Albay yerine oturdu onlara da oturmaları için eliyle izin verdikten sonra kahvesini koyması için bekleyen ere işaret etti. Kahvaltı başlamış, muhabbet şimdilik bitmişti. Albay yorgun gözüküyordu, Yüzbaşı koca Alaya komuta etmek zor olmalı diye geçirdi içinden.

Bir müddet çatal bıçak seslerinden başka bir şey duyulmadı çadırda. Albayın aniden konuşmaya başlaması üzerine masadaki subaylar kahvaltılarını bırakıp dikkatle dinlemeye başladılar.

“Gördüğüm kadarıyla hepiniz Yüzbaşı ile tanışmışsınız. Kendisi buraya tam salahiyetli Ordu Müfettişi olarak Atina’dan gönderildi. Bildiğiniz gibi yakında beklide bu harbi bitirecek nihai taarruzu başlatacağız. Genel Kurmay Sakarya’da uğradığımız gibi bir hezimetle karşılaşmamak için bu sefer işi çok sağlam tutuyor. Yakında başlayacak olan savaşa hazırlıklarımızın tam olmasını istediğinden bunu teftiş etmek için bütün karargahlara tıpkı Yüzbaşı gibi müfettişler gönderildi. Bu aslında bizim için bir fırsat. Eksiklerimiz, ihtiyaçlarımız bu teftiş esnasında ortaya çıkacak ve biz de taleplerimizi Yüzbaşının raporu sayesinde birinci elden Atina’ya bildirebileceğiz. Öyle değil mi Yüzbaşı?

Yüzbaşı Sakasipulos mendiliyle terini sildi ve saygılı bir bakışla, “Evet Komutanım, aynen söylediğiniz gibi bu teftişler ordumuzun malzeme, cephane, strateji ve planlama açısından eksiklerini tamamlamak amacıyla yapılıyor. Bu nedenle kimsenin hakkımda olumsuz rapor tutulacak diye bir endişesi olmasın fakat elbette insan kaynaklı hatalar da rapor edilecektir. Şu aşamada kimsenin siciline hayati bir kusur olmadıktan sonra herhangi bir şeyin işleneceğini sanmıyorum. Önemli olan kazanılacak olan zafer ve bunu sağlamakta bir nebze katkım olabilirse bundan şeref duyarım.”

“Öyleyse arkadaşlar evvela Yüzbaşı Sakisapulos’a teftişini yapabilmesi için gereken kolaylığı gösterecek soracağı suallere samimiyetle cevap vereceğiz. Yüzbaşı Sakisapulos, sizden de ricam elinizden gelen en süratli şekilde teftişinizi nihayetlendirmenizdir. Çünkü vaktimiz çok kısıtlı her an hücum emri gelebilir. Bu nedenle öğleden sonra yapacağımız toplantıya kadar ihtiyacınız olan görüşmeleri yapabilmeniz için karargahımız emrinizde olacaktır.”

“Anlayışınız için çok teşekkür ederim Albayım ancak görüşmelerime başlamadan önce bir mıntıka teftişi yapmak isterim. Bu arada eğer gerekli görürsem komutanlarda dâhil olmak üzere herkesle hatta erlerle bile konuşabilmeliyim.”

“Emrinize bir emir eri tahsis edilmiş bulunmaktadır Yüzbaşı. O size karargah içinde görmek istediğiniz yerleri gösterecektir. Dilediğiniz kişiyle de elbette konuşabilirsiniz. Şimdi buyurun kahvaltımıza devam edelim ve bir an önce vazifelerimizin başına dönelim.”

Albay dikkatini tabağına verip yumurtasını yemeye niyetlenmişti ki çadırdan içeriye nöbetçi erlerden biri koşarak girdi. Selam verip konuşmak için izin istedi.

“Komutanım Binbaşı Gonidis çadırında ölü olarak bulunmuştur.”

Bu haber masada bomba etkisi yarattı.

“Ne demek ölmüş? Nasıl ölmüş?” Albay gelen eri adeta tersleyerek sormuştu.

“Bıçaklanmış Komutanım.”

Bu cevap bütün subayların masadan telaşla kalkmasına ve hepsinin adeta koşarak çadırdan çıkıp Binbaşının çadırına gitmek için hamle yapmalarına sebep oldu.

“Durun!” diye bağırarak emretti Albay.

“Bu bir düşman saldırısı olabilir. Herkes hemen vazife yerlerine intikal etsin. Alarm verin ve teyakkuz durumuna geçin. Nöbetçileri artırın ve arama başlatın.  Yüzbaşı Sakisapulos siz ve Binbaşı Timos siz, benimle Binbaşı Gonidis’in çadırına gelin.”

Emir kesindi. Yemek çadırı derhal boşaldı bütün subaylar görev yerlerine bir an önce ulaşmak ve karışıklığı önlemek için koşturdular. Güvenlikten sorumlu Binbaşı Timos yakınlardaki erlere peşlerinden gelmeleri için emretti.

Binbaşı Nikos Gonidis’in çadırı Albayın çadırına en yakın olan çadırdı. Binbaşı Timos’un verdiği emirlerle derhal abluka altına alındı. İçerisinin güvenli olduğu teyit edilir edilmez Albay ve Ordu Müfettişi çadıra girdiler.

Kırklı yaşlarında olduğu tahmin edilebilen Binbaşı toprak zeminin üzerinde sırt üstü yatıyordu. Kalbinin üstünde sapına kadar saplanmış bir Osmanlı kaması vardı. Yaradan akan kan fazla değildi ama yinede bütün göğsünü kaplayarak akmış ve toprakta yayılarak birikmişti. Bıçaklandıktan sonra arka üstü ağaç gibi devrildiği dimdik yatışından belliydi. Gözleri açık, ağzı haykıracakmış gibi duruyordu. Üniforması üzerinde ve beylik silahı belinde takılıydı. Şapkası düşmenin neticesi olarak başından fırlamış ve yuvarlanmış olmalı ki az ilerde portatif yatağın ayağına takılmış olarak yan duruyordu.

Yüzbaşı Antonis Sakisapulos, keskin bakışlarını cesetten ayırıp çadıra göz gezdirdi. Hiçbir anormallik yoktu. Kendisine tahsis edilen çadırın birebir aynısı sayılabilirdi. Tek fark Binbaşı yatağının yanına ahşap küçük bir sandık koymuş onu da masa gibi kullandığı üzerindeki defter ve kalemlerden, cetvel, gönye gibi çeşitli geometri aletlerinden anlaşılıyordu. Sandığın üzerinde ki küçük çerçevedeki resmin ailesinin fotoğrafı olduğunu anlamak güç değildi.

“Böyle bir şey benim karargahımda nasıl olabilir? Nasıl girdi düşman buraya kadar? Kaç kişiler? Bunu nasıl yaptılar. Kapıda nöbetçi yok muydu? Binbaşının emir eri nerede? Timos cevap ver bana bu nasıl oldu?”

Albayın öfke içinde bağırarak söylediği sözler gözlerini yerde yatan arkadaşından ayıramayan Binbaşı Timos’u kendine getirdi.

“Güvenlik zaafının olduğunu sanmıyorum efendim. Bunu Türklerin yapmış olması imkansız fakat soruşturacağım en kısa zamanda sizi bilgilendireceğim. Ben de sizin kadar şaşkınım.”

“Derhal ne lazımsa yap Binbaşı. Sorumlularını bul bana!”

Albayın yüzü hiddetten adeta kararmıştı. Binbaşı Timos selam verip çadırdan çıktı. Adamın yüzündeki endişe ve acı elle tutulacak kadar belirgindi.

Albay dar çadırda öfkeli birkaç adım attıktan sonra Ordu Müfettişine döndü.

“Yüzbaşı böyle vahim bir hadiseye şahit olmanız beni en az bu hadise kadar üzdü. Nikos yakın arkadaşımdı. İyi bir insandı. Şu karargahta ona zarar verecek birinin olabileceğini düşünemiyorum bile. Herkes severdi onu. Şakacıydı, neşeliydi. Kutsal Meryem adına öldüğüne inanamıyorum. Fakat sizi temin ederim bu olayın nasıl ve kimler tarafından yapıldığı derhal bulunacak,” dedi.

Yüzbaşı Sakisapulos başıyla anladığını ifade eden bir işaret yaptı birlikte çadırdan çıktılar. Albayın ne kadar sarsıldığı renginin sararmasından konuşmasının teklemeye başlamasından belliydi. Yalnız bırakmak ve bu konuyu daha sonra konuşmak üzere izin isteyip selam vererek yanından ayrıldı. Kolundaki kırmızı haçtan sağlık görevlisi ya da doktor olduğunu anladığı biri koşarak yanından geçti. O kadar telaşlıydı ki onu görmemişti bile.

Öğleden sonraya kadar çadırından çıkmadı Yüzbaşı. Ayakaltında dolaşıp işlerine engel olmak istememişti. Birkaç saat Karargahtakileri kendi hallerine bırakıp düzeni yeniden nasıl sağladıklarını görmek istemişti. Nitekim Komuta Çadırına giderken her şeyin eski haline döndüğünü memnuniyetle gördü. Sadece nöbetçi sayılarının arttığı devriyelerin sıklaştığı belliydi. Komuta çadırının yan duvarları açılmış üstü kapalı yazlık bir gölgelik haline dönüştürülmüştü. Hafif hafif esen rüzgar çadırın içinde salınıyor içeridekilerin kavurucu yaz sıcağını daha az hissetmelerini sağlıyordu.  Uzun bir masa ve etrafında oldukça konforlu gözüken sandalyelere rağmen subaylar Albay dâhil oturmuyorlardı. Hepsinin yüzü asık gözleri endişeliydi.

Yüzbaşı çadıra girip kendini fark etmelerini sağladıktan sonra selam verdi.

“Ben de sizi çağırtacaktım Yüzbaşı. Sabahki elim hadisenin düşman kuvvetleri tarafından yapılmadığı kesinleşti. Binbaşı Timos az önce Karargah sınırlarımızda herhangi bir sızıntının olmadığı raporunu verdi. Bu vahim olay bizim içimizde meydana gelen bir olaydır.”

“Yani bir cinayet?” Dedi Yüzbaşı. Çadırda buz gibi bir hava dolaştı, hepsinin bildiği gerçek galiba ilk defa kelimelere dökülmüştü.

“İzmir’e ve Atina’ya telgraf çekildi mi?”

Sorusu Albayın suratının daha çok asılmasına sebep olmuştu.  Temmuz havası birden Şubat olmuştu sanki. Çadırın çatısından sarkan buzları görebilecekti neredeyse Yüzbaşı.

“Buna şimdilik ihtiyaç olmadığını düşündüm,” dedi Albay. Sesi oldukça mesafeliydi. Kahvaltıdaki sıcak tonlardan eser kalmamıştı.

“Bakınız Albayım, bir subay bilmediğimiz bir nedenle çadırında öldürülmüş olarak bulundu. Bu karargahınızda bir katilin olduğunu gösteriyor, mutlaka araştırılıp yakalanması gerekli. Atina’ya hem Binbaşı Nikos Gonidis’in ölümü derhal bildirilmeli hem de bu soruşturmayı kimin yapacağı sorulmalı. Şu anda bu Karargahta bulunan ben dâhil herkes şüpheli, bu şüphe ve endişe ile savaşa giremezsiniz. Tam yetkili Ordu Müfettişi olarak sizden hemen telgrafla durumu Genel Kurmaya bildirmenizi ve acil emirlerini beklediğinizi belirtmenizi istiyorum efendim.”

“Yüzbaşı, siz buraya teftiş için geldiniz. Bırakın karargahımı nasıl idare edeceğime ben karar vereyim.” Albay öfkelenmişti.

“Haklısınız efendim ancak görevlerimin arasında bu karargahın nasıl yönetildiğini teftiş etmekte var. Elbette son karar sizin ama tavsiyem bir an önce Atina’yı durumdan haberdar etmeniz yönünde olacaktır.”

Albay sesindeki öfkeye hâkim olmaya çalışarak devam etti, “Siz gelip müdahale etmeden önce biz de arkadaşlarla bunu mütalaa ediyorduk. Ben şahsen önce katili bulup sonra haber vermek taraftarıyım ama görüyorum ki siz de subaylarım gibi düşünüyorsunuz. Bu nedenle çoğunluğun kararına uyacağım.”

“Teşekkürler Albay, harekât planlarını gözden geçireceğimiz toplantıyı yapacak mıyız acaba?”

“Toplantıyı yarın sabaha erteledim. Subayların görev yerlerinde olmalarını bu cinayet haberi nedeniyle asker arasında bir kargaşanın çıkmasını engellemelerini hatta bu haberin hiç duyulmamasını istiyorum.”

“Peki, ben etrafı dolaşabilir miyim?”

“Elbette Yüzbaşı istediğinizi yapabilirsiniz.”

“Telgrafın cevabı geldiğinde bana bildirirsiniz o zaman.”

Orada daha fazla kalmasının gereksiz olduğunu düşündüğünden selam verip çıktı çadırdan Yüzbaşı. Hava gerçekten çok sıcaktı. Emrine verilen Emir Eri Teo ile birlikte Taburları dolaşmaya başladı.  Komutanların çadırlarına gitti. Görevleri, emirlerindeki asker ve subay sayıları bugüne kadar girdikleri çatışmalar, yakında başlayacak olan büyük taarruz için yaptıkları hazırlıklar konusunda detaylı bilgiler aldı, notlar tuttu.

Piyade Taburunun Komutanı Yarbay Yorgo Halikarnopulos’ un yanına gelmişti ki bir er koşarak gelip onu buldu ve Albayın kendisini çağırdığını haber verdi.

Albayı komuta çadırındaki büyük masanın başına oturmuş bir takım evrakları incelerken buldu. Selam verip karşısına hazır ol vaziyetinde dikildi.

“Hah, Yüzbaşı geldiniz demek. Atina’dan cevap geldi. Korkarım vazifelerinize bir yenisi daha ilave oldu çünkü Binbaşının cinayetini sizin tahkik etmenizi istiyorlar. Biliyorum cinayet tahkiki sizin ihtisas sahanıza girmiyor fakat emir yukarıdan geldi yapacak bir şey yok maalesef. Üstelik bunu süratle yapmanız lazım gelecek.  Birkaç gün içinde taarruz emri gelebilir ve bu emir gelmeden sizin katili bulmanızı emrediyor Genel Kurmay.”

Albay bu işten memnun mu olmuştu yoksa kendine mi öyle gelmişti anlayamadı Yüzbaşı. Bu işe canı sıkılmıştı ama belli etmedi.

 “Emredesiniz Komutanım. Yalnız bu görev için bir takım taleplerim olacak o zaman.”

“Nedir onlar Yüzbaşı?”

“Sanırım doktor bir otopsi yapmıştır veya yapacaktır. İlk önce onunla konuşmak isterim. Bir de eğer izniniz olursa çalışmalarımı öldürülen Binbaşının çadırında gerçekleştirmek istiyorum. Olay yeri bozulacak diye endişelenmeyin istediğim bir küçük masa ve bir sandalye onları da çadırın dışına koyacağım. Sorgulamalarımı da orada yapmak istiyorum. Binbaşı Timos’un işinin başından aşkın olduğundan eminim ama ondan da bazı isteklerim olacak. Kendisiyle görüşebilirsem memnum olurum. Yine eğer izniniz olursa göreve hemen başlamak ve sabahki toplantıya kadar yol almak isterim efendim.”

Albay hiç ses çıkartmadan bir müddet ona baktı. Galiba olaya bu kadar çabuk adapte olmasına biraz şaşırmıştı. Sonra, “Elbette Yüzbaşı isteklerinizi karşılamaları için hemen emir vereceğim. Binbaşı Timos birazdan burada olacak. Gelince ne isteyecekseniz söylersiniz. Bana da çekinmeden her şeyi sorabilirsiniz. Nikos yakın arkadaşımdı bu şekilde ölmesi beni çok sarstı. Katilinin bir an önce bulunması beni de çok memnun eder. Siz buyurun şu sandalyede Timos gelene kadar istirahat edin arzu ederseniz taze kahve var alabilirsiniz benim şu envantere bakmam gerekiyor.”

Sıcak kahvesinden henüz bir yudum almıştı ki Binbaşı Timos çadıra girdi. Kahvesini telaşla bırakıp ayağa kalktı. Ancak Binbaşı Timos ona bakmamıştı bile. Doğrudan Albaya yönelip selam verdi ve getirdiği evrakları uzattı.

Albay, “ Binbaşı Timos biliyorsunuz Yüzbaşı bu tahkikat için Atina tarafından vazifelendirildi. Kendisinin size soracağı bir takım şeyler varmış. Alakadar olun lütfen.”  Bu emir üzerine Binbaşı Timos, Yüzbaşıya doğru döndü, “Ne soracaksınız Yüzbaşı?” dedi. Yüzbaşının üzerine basarak söylemişti. Bu bir kıdem hatırlatması olmalıydı. Soruşturmanın Güvenlik Subayı olması nedeniyle kendisine verilmemesine içerlemişti.

“Efendim, bazı konularda yardımınıza ihtiyacım var. Eminim Binbaşı Gonidis’i iyi tanıyordunuz?”

“Elbette hem görev arkadaşım hem de aynı devredendik.”

“Güzel o zaman bu karargahta kimlerle görüştüğünü, bir düşmanının olup olmadığını ya da çadırına en çok kimlerin girip çıktığını bilirsiniz ayrıca kişiliği ve hayatı hakkında bana bilgi verebilirseniz de çok memnun olurum?”

“Evet verebilirim.”

“O zaman sizden rica etsem kimlerle görüşüyordu ise isimlerini bana yazabilir misiniz? Elimde böyle bir liste olursa işimi daha hızlı yapabilirim.”

“Tamam hazırlarım. Burada mı olacaksınız nereye göndereyim?”

Albay konuşmanın burasında araya girdi. Böylece elindeki evraklarla ilgilenirken onları da dinlediğini anladılar.

“Yüzbaşı, Nikos’un çadırının önünde çalışacak. Çadırın önüne bir masa ve sandalye koymalarını emredebilir misin Timos. Bir an önce vazifeye başlamak istiyor.”

Sanki Yüzbaşı orada değilmiş gibi konuşmuştu ama aldırmadı Yüzbaşı. İşinin görüldüğüne baktı. Anlaşılan Atina’ nın bu görevi kendisine vermesi bazı egoları ayaklandırmıştı.

Askerler, maktul Binbaşı Nikos Gonidis’in çadırının önüne masa ve sandalye koyarken Yüzbaşı içeri girdi. Cinayet mahallini bu kez yalnız başına incelemeye başladı. Binbaşının cesedi çoktan kaldırılmış sadece toprak zemindeki kan lekesi kalmıştı. Zavallı adamın özel eşyaları dışında fazla bir şey yoktu. Atina’daki eşinden gelen mektuplar, birkaç fotoğraf, bir sigara kutusu, bir köstekli saat, tıraş takımı, pergel, gönye gibi haritacılık aletleri, büyüteç, pusula ve çamaşırlar ve birkaç fotoğraf.

Atina’da olduğunu tahmin ettiği bir fotoğrafta Binbaşı Nikos Gonidis Subay kıyafetiyle gülümsüyordu, “Yakışıklı adammış,” diye düşündü Yüzbaşı. Diğer fotoğraflara bakarken biri dikkatini çekti. Bu fotoğrafta Binbaşı Makedonya yerlilerine benzeyen kıyafetler içinde bir konsolun önünde poz vermişti.  Elindeki kama dikkatini çekti. Maktulün büyüteci ile çadırın kapısına gidip aydınlıkta fotoğrafı inceledi. Çok net değildi ama kama onu öldüren silaha benziyordu. Biraz daha inceleyince konsolun üzerinde kamaya ait olduğu düşünülebilecek bir muhafazanın durduğunu fark etti. Büyüteçle tekrar tekrar baktı. Muhafazanın üzeri taşlarla işlenmiş gibiydi. Belki de değerli bir şeydi. İşini bitirdiğinde, kendisini bekleyen erlerin ayakta dikilmekten perişan olduklarını anlayınca dışarı çıktı emir eri haricindekileri gönderip emir erini de Doktoru çağırması için Sıhhiye çadırına yolladı. Gelirken cinayet aletini de yanında getirmesi için rica etmişti.

Doktorun gelmesinin ardından, “Geldiğiniz için çok teşekkür ederim Yüzbaşım. Albay bu soruşturmanın acilen tamamlanmasını istedi o nedenle buraya gelmenizi istedim. Yoksa ben yanınıza gelirdim,” diyerek terini silen adamın gönlünü aldı. Eline kalemini alıp defterini açtı ve Doktor’u dinlemeye başladı. Tıpkı tahmin ettiği gibi kalbinden bıçaklanan Binbaşı anında ölmüş, onu öldüren cinayet aleti kalbin etli kısmına saplandığından ve ölüm hemen gerçekleştiğinden kan fazla akmamıştı. Doktor cesedi incelemiş ölümün, maktulün bulunmasından birkaç saat önce olduğunu tespit etmişti. Cinayet aleti olan kamayı beraberinde getirmişti. Birlikte incelediler, Binbaşının hemen ölmesine sebep kamanın ucunun kıvrıklığı olmuştu. Etli kısma saplanan bıçak tahribat yapmıştı tabii ama son darbeyi kıvrık uç ana damarı keserek vurmuştu. Herhangi bir boğuşma veya darp izine rastlamamıştı.

“Bir boğuşma izine rastlamamanız maktulün katilini tanıyor ihtimalini gösterir mi sizce?”

“Onu bilemem ama darbenin beklemediği bir anda aniden olduğunu söyleyebilirim çünkü anladığıma göre hiç mücadele etmemiş.”

Doktorla birlikte cinayet aleti olan kama ile fotoğrafta görülen kamayı karşılaştırdılar ve emin oldular. Evet, cinayet aleti kesinlikle fotoğraftaki kamaydı. Maktulün emir erini çağırırken aklında fotoğrafta konsolun üzerinde görülen muhafazanın nerede olduğu takılmıştı.

Emir eri gelince selam vermesine fırsat bırakmadan oturttu ve cinayetin işlendiği sırada nerede olduğunu sordu.

Sapsarı renginden korku içinde olduğunu anlaşılan er sesi titreyerek, “Binbaşım beni sigara almak için kantine göndermişti, midesi rahatsızdı doktorun verdiği ilacı aldı ve kendisinin dinleneceğini rahatsız edilmek istemediğini söyledi bende bunu fırsat bilip biraz arkadaşlarla oyalandım. Olayı haber alır almaz da koşarak geldim,” dedi.

“Pekala, bu arkadaşlar senin yanlarında olduğunu doğrularlar mı?”

“Evet, komutanım.”

“Binbaşının yakın çevresinde kimler vardı ya da şöyle sorayım Binbaşı bu Alayda en çok kimlerle görüşürdü?”

“Fazla kimseyle yakınlığı yoktu komutanım. Bir tek Albay’la ve Yarbay Yorgo Halikarnopulos ile samimi idi Eski arkadaşlarmış birlikte Makedonya’da savaşmışlar. Bir de Tabur Komutanları ve Doktor ile bazı akşamlar içki içip sohbet ederlerdi.”

“Binbaşı Timos, onunla da samimi miydi?”

“Görüşürlerdi ama çok samimi değillerdi.”

“Düşmanı var mıydı peki?”

“Benim bildiğim kimse yok Komutanım.”

“Çadırda hiç bu fotoğraftakine benzer bir kama gördün mü?”

Binbaşının yerel kıyafetli resmini erin önüne uzattı. Fotoğrafa dikkatle bakan er kafasını salladı.

“Görmedim Komutanım.”

“Şimdi senden bu çadıra o gün girdiğini gördüğün herkesin ismini vermeni istiyorum. Sen söyleyeceksin ben yazacağım başla bakalım.”

Yazılacak fazla kimse yoktu. Emir Erinin orada olduğu saatlerde bir ara İstihkam Taburundan bir subay gelmiş çadırın dışında çok kısa konuşmuşlar, bir de Doktor sabah erkenden midesi için ilaç getirmişti.”

Emir erini gönderdikten sonra sorguya biraz ara verdi. Elindeki fotoğraf kafasını kurcalıyordu. Fotoğrafı tekrar inceledi. Konsolun üzerindeki boş muhafaza mutlaka kamaya ait olmalıydı. Yoksa orada niye dursun du? Fotoğrafı eline alıp Albay’a gitmek istedi. Albay’ın teftişte olduğunu söylediler. Emrine tahsis edilen erle birlikte Albay’ın peşine düştü.  Alay’ın konumlandığı arazinin hemen bitimindeki küçük tepenin yamacında bulunan bir mağara cephanelik olarak kullanılıyordu. Albay içeriye girmesine izin vermedi ama yanına gelerek fotoğrafa baktı.

“Evet, Makedonya’da çekilmişti bu fotoğraf. Benim de böyle bir resmim var,” diyerek gülümsedi.

Albay’a konsolun üzerinde görünen muhafazayı işaret etti Yüzbaşı, “Kanaatimce cinayet silahı işte bu fotoğraftaki kama. Eğer Binbaşıyı öldüren silah bu kamayla aynı silahsa konsolun üzerindeki muhafazanın da buralarda bir yerde olması lazım.”

“Haklısınız bu fotoğraftaki kama cinayet aletine çok benziyor fakat aynılığı mevzusunda bu kadar emin olmazdım Yüzbaşı. Çünkü böyle fotoğraflar pek çok kişide vardır. Söyledikleriniz doğru olsa bile katil çoktan atmıştır onu.”

 “Haklı olabilirsiniz Albayım fakat kamanın fazla bir maddi değeri olduğunu sanmıyorum katilin onu cesedin üzerinde bırakıp gitmesinden de öyle olduğunu düşünebiliriz fakat şu muhafaza üzerindeki taşlar nedeniyle değerli olabilir. Eğer öyleyse belki de o kamanın burada bulunmasının nedeni o muhafazadır. Ne dersiniz?”

“Şey, evet mantıklı tabii, mümkün olabilir ama ben yine de ne bunun o kama olduğuna ne de muhafazanın burada olduğuna inanmıyorum. Lakin tahkikatı yürüten sizsiniz nasıl istiyorsanız öyle yürütürsünüz.”

“Bir arama emri çıkartmak ve Binbaşının çadırına erişebilecek durumda olan herkesin, sahra hastanesinin, yemekhanenin, komuta çadırının ve Binbaşının bölüğündeki tüm çadırların aranmasını istiyorum. Bunun içi bana güvendiğiniz on asker vermenizi talep ediyorum efendim. Ayrıca cinayet sonrasında Alaydan herhangi bir sebeple ayrılan oldu mu onu da öğrenmek istiyorum.”

“Ayrılan kimse olmadı. Buna izin vermedik fakat ben yinede genel bir sayım yapılmasını emrettim. Yarın ki içtimada sonuçlarını alırız. Şimdi istediklerinizin karşılanması için emir vereceğim nereyi arzularsanız araya bilirsiniz fakat Yüzbaşı bir konuya dikkatinizi çekmek isterim, Komuta Merkezini sadece siz arayabilirsiniz ve ararken ben mutlaka orada olmalıyım. Malum karargahın kalbi orası, taarruza ilişkin planlar, haritalar, açık veya gizli vesikalar orada. İtimatsızlık olarak almayın ama nihayetinde bu Alay benden soruluyor.”

Yine kısa sürede on er ve bir Teğmen karşısında hazır ola geçtiler. Tıpkı istediği gibi çadırlar aranmaya başladı. Günlerin uzunluğu işine yaramış fazla rahatsız etmemek için aramaya subayların çadırlarından başlanmıştı. Komuta Merkezine sıra geldiğinde Albay yanına geldi ve adeta birlikte aradılar. Bu arama sırasında Albay’ın Atina’dan gelen bazı emir belgelerini özellikle göstermediğini fark etti.

O gün için aramalar sonuç vermedi. Akşam olmuş soruşturmada bir arpa boyu bile yol gidememişti. Zaman azalıyordu.

Bütün akşam çadırında çalıştı, ifadelerin ve tuttuğu notların üzerinden tekrar tekrar geçti. Bir şeyleri atlıyor olduğu duygusu canını sıkıyor bu cinayetin gerçek görevini baltalamasına kızıyordu. Hiç uykusu yoktu, hava sıcak ve bunaltıcıydı. Çadırdan çıkıp yürümeye başladı Komuta Çadırının yakınlarına geldiğinde arkasından bir ses, “Sizde mi uyuyamadınız?” diye seslendi. Piyade Taburu Komutanı Yarbay Yorgo Halikarnopulos karşısında duruyordu şimdi. Selam vermeye niyetlendi ancak Yarbay onu durdurarak, “Gerek yok,” dedi.

“Ya sormayın şu cinayet meselesi kafamı çok kurcalıyor Yarbayım, bir türlü uyku tutmadı hava da çok sıcak. Biraz yürürsem iyi gelir diye düşünmüştüm. Sanırım siz de aynı fikirdesiniz,” dedi.

“Haklısınız, bu gece diğer gecelerden daha farklı bir sıcak var. Nemli yapış yapış çadırlarda durulmuyor. Nasıl gidiyor tahkikat?”

“Elimden geleni yapıyorum fakat doğrusunu isterseniz şu kama dışında pek bir ilerleme kaydedemedim.”

“Nerelerde görev yaptınız?  Ogün arkadaşlarla konuşurken bir süre Mora’da olduğunuzu duydum sonra hep Atina’da mıydınız?”

“Elbette hayır. Yunanistan’ın pek çok yerinde görev yaptım en son Makedonya’da idim. Uzunca bir süre kaldım. Ordu Müfettişliğine orada tayin edildim. O zaman döndüm Atina’ya.”

“Bende Makedonya’da idim. Kader orada da yollarımızı birleştirmiş ama biz karşılaşmadık maalesef.”

“Albay Andreakis ile şu öldürülen Binbaşı Gonidis’ te Makedonya’da görev yapmışlar.”

Yürüdükleri çadırların arasında durdu birden Yarbay cebinden bir sigara tablası çıkardı Yüzbaşıya’da ikram etti. Birlikte sigara içerek yürümeye devam ettiler.

“Biz üçümüz aynı birlikteydik. En küçüğümüz Gonidis’tir. Rütbelerden de anlaşılacağı üzere ben ortancayım. O zamandan beri arkadaşız.”

“O halde eğer müsaade ederseniz size bir şey danışmak isterim Yarbay?”

“Buyurun mevzu nedir?”

“Efendim ben Binbaşının eşyaları arasında bir fotoğraf buldum. Bu fotoğrafta yerel giysiler içinde elinde bir kamayı tutarken görülüyor maktul. Sizin de böyle fotoğraflarınız var mı?”

“Olmaz mı? O günlerde moda gibi yayılmıştı asker arasında. Bir İtalyan fotoğrafçı vardı adını şimdi hatırlayamıyorum. Fotoğrafta gördüğün kama onun du. Zamanında dedesine bir Osmanlı Paşası vermiş. O da bizim gibi askerlere, sivil halka falan yerel giysiler giydirip bu kama ile fotoğraflarını çekiyordu. O dönemde Makedonya’da özellikle Kosova dolaylarında askerlik yapmış herkeste bu gibi fotoğraflar vardır eminim. Sizin bundan haberiniz yok muydu? Makedonya’da bulundum demiştiniz de ondan soruyorum.”

“Maalesef pek sosyalleşememiştim o yıllarda annemi yeni kaybetmiştim ve doğrusu Makedonya’yı hiç sevmemiştim daha doğrusu Manastır’ı. Selanik’te doğmuşum fakat çok bilmem Selanik’i, hep Atina’da yaşadım o nedenle sanırım bir türlü alışamamıştım Manastır’a. Ben hiç bilmiyorum bu İtalyan fotoğrafçıyı mesela.”

Yarbay gülümsedi,  “Biz oradayken öldü zavallı fotoğrafçı vurulduğunu söylemişlerdi ama neydi nasıldı bilmiyorum doğrusu.”

“Vah vah! Yazık olmuş. Siz bu kamayı gördünüz o zaman? Taşlı bir muhafazası var mıydı hatırlıyor musunuz?”

“Evet, elbette hatırlıyorum çok süslü bir muhafaza idi. Kamanın deriden bir kını vardı ona sokulur sonra o süslü muhafazanın içine konurdu. İtalyan üstündeki taşların boncuk olduğunu söylüyordu ama bizim Albay, o zamanlar yarbaydı tabii o taşların değerli oldukları konusunda iddia ediyordu. Bunun babası değerli taş ticareti yaparmış da bu anlarmış da falan. Adamın böyle değerli bir eşyası olsa neden Makedonya’da üç kuruşa fotoğrafçılık yapsın değil mi efendim. Bizimkinin bilgiçlik taslaması işte, laf aramızda biraz sever böyle şeyleri.”

“Evet, ağdalı konuşmayı da seviyor.”

Yarbay güldü yürümeye devam ettiler.

“O kamayı daha sonra hiç gördünüz mü?” diye sordu Yüzbaşı yeniden.

“Yok efendim,  nereden göreceğim? O Makedonya’da kaldı.”

“Size Binbaşı Gonidis, o kama ile öldürülmüş olabilir desem ne dersiniz?”

İnanmaz gözlerle bakarak durdu birden Yarbay, “Nasıl olur? Ne işi var o kamanın burada. Yanılıyor olmayın Binbaşı?”

“Yanıldığımı sanmıyorum efendim. Bütün o aramalar neden yapıldı sanıyorsunuz. Kama var ama muhafaza yok. Bakın bir de kını olduğunu öğrendim sizden, o kın da yok. Muhafazayı bulursak katili de bulabiliriz diye ümit ediyordum ama maalesef bulamadık.”

“Allah Allah doğrusu çok şaşırdım bir muhafaza aradığınız söylenmişti ama doğrusu o İtalyanın kamasının muhafazası olabileceği hiç aklıma gelmemişti.”

“Burada sizlerle birlikte Makedonya’da görev yapan başkaları da var mı?”

“Benim bildiğim yok.”

Ay bulutların arasına girdi ortalık sadece çadırların önündeki meşalelerle aydınlanmaya başladı. Esnedi Yüzbaşı, “Sanırım geç oldu, ne dersiniz Yarbayım biraz dinlenelim mi artık.”

Yarbayında kafası karışmıştı büyük ihtimalle, o da yalnız kalmak öğrendiklerini sindirmek istiyordu. Birbirlerine iyi geceler dileyerek ayrıldılar.

Yüzbaşı, çadırına geldiğinde aklındaki tek şey mutlaka Albayın ve Yarbay Halikarnopulos çadırlarını tekrar araması gerektiğiydi. Evet, onun istediği bütün çadırlar aranmıştı biri hariç. O da Albayın çadırıydı. Yanın da Albay olduğu halde usulen çadıra girmişler nezaketen şöyle bir bakınıp çıkmışlardı. Koskoca Alay Komutanının çadırının bütün Alayın gözü önünde didik didik aranmasının bu savaş zamanında hiç hoş olmayacağını düşünmüştü.  Yarbayın çadırı aranırken kendisi orada olamamıştı. O kadar çadırın aranmasında, hepsine refakat edemeyeceğinden iş bölümü yapmış o nedenle bir kısmını yalnızca erler aramışlardı. Gözlerinden kaçan bir şeyler olmalıydı. Sabah bu konuyu halletmeliydi, Yarbayınkini daha kolay arayabilirim diye düşündü ancak Albayınki sorundu. Albayın buna izin vereceği şüpheliydi öyleyse ona söylemeden yapmalıydı ama nasıl?

Dikkatleri başka yöne çekecek Albayın çadırının önünde bekleyen nöbetçileri, Emir Erini ve Albayın kendisini meşgul edecek bir şey bulmalıydı. Yatağa uzandığında aklındaki tek düşünce buydu.

Sabah içtiması ve kahvaltıdan sonra diğer subaylarla birlikte toplantı için Komuta çadırına girdiler. Albay masanın başına geçti.

“Arkadaşlar biliyorsunuz yakında Türklere karşı nihai taarruzumuz başlayacak. Atina’dan gelen emirler doğrultusunda Alayımıza çok mühim bir vazife düşüyor. Şimdi sizlerle söz konusu bu vazifeyi nasıl yerine getireceğimizi izah ederek fikirlerinizi alacağım.”

Hemen arkasında bekleyen Teğmene bir işaret yaptı. Teğmen az ilerdeki küçük kamp masasının üzerinde tomar halinde duran haritalardan birkaç tanesini getirdi masanın üzerine birbirlerini tamamlayacak şekilde yaydı.

Albay haritanın üzerine eğilip bir noktayı işaret etti.

“Bildiğiniz gibi biz şu anda burada Aşağı Menzil denilen yerdeyiz.”  Bir işareti ile Teğmen Albayın gösterdiği noktayı merkez alarak pergelle bir daire çizdi. Albay devam etti, “ Yani şurası Gömü adındaki kasaba biz Porsuk çayı kenarındayız. Yeni gelen bilgilere göre ordumuzun kalanı Döğer civarında toplanmakta.  Şimdi, Türkler saldırıya başlarlarsa buradan şuraya kadar bizim tutmamız emredildi.”

 Teğmen harita üzerinde Döğer’ i de daire içine aldı. Albay ikendi konumlarını gösteren dairenin içinden Döğer’e doğru bir ok çizdi.  Türk kuvvetlerini Döğer tarafına sürmeliyiz ki oradaki birliklerimiz bunları karşılayabilsin.”

Topçu Taburu Komutanı söz almak istedi. Albayın izin vermesi üzerine oda harita üzerine eğilerek, “ İki dairenin arasında kalan bu bölge görüldüğü üzere düzlük bir alan, Türklerin daha yukarıda İncesu ve Kazuçuran mevkilerinden saldırmaları halinde biz geride kalırız. Döğer’deki birliklerimizle aramıza girerler.”

“Meselede o zaten,” dedi Albay, “ Bizim vazifemiz bir yarma hareketi ile Türk mevzilerini şuradan geçmek böylece onların planlarını bozarak bütünlüklerini parçalamak. Böylece iki yönlü harp etmelerini sağlamış olacağız. Bir nevi iki ateş arasına alacağız Türkleri, böylece kuvvetleri bölünecek sonrasında harp ederek ve yenerek Döğer’ deki birliklerimizle birleşmek üzere kuzeye doğru ilerleyeceğiz. Şimdi bunu nasıl yapabileceğimizi teferruatıyla konuşalım arkadaşlar. Sizin bu konuda Ordu Müfettişi olarak tavsiyeleriniz olacak mı acaba Yüzbaşı?”

Kendisine yöneltilen bu ani sorudan şaşırmış olsa da renk vermedi Yüzbaşı. Eline kalemi alıp harita üzerinde göstermeye başladı. Arada duruyor mesafeleri gönye ve mikyas cetveli ile hesaplayarak açıklamalarda bulunuyordu. Haritacılık konusunda böylesine bilgili olmasını beklemeyen subaylar ilgiyle dinliyorlardı. Albay biraz bozulmuş olsa da belli etmedi. Söylediklerinin bazılarına karşı çıktı bazılarına katıldı. Kimi yerde tartıştılar kimi yerde hesaplar yapıp tekrar ve tekrar hücum bölgelerini, geri dönebilme ve ilerleme alanlarını, topçuların nerelere yerleşeceğini, piyadelerin hangi güzergahı izleyerek ilerleyeceklerini belirlediler. Savaş sırasında duruma göre elbette değişiklikler olabilirdi ancak ana hatları ile ne yapacaklarını biliyorlardı artık.

Topçu Tabur Komutanı talep edilen cephanenin henüz ulaşmadığından şikayetle, “Yeni mermilerin gelmesi için günler önce Eskişehir’e Dorileu İkmal Merkezine talepte bulunuldu. Fakat hâlâ gelmediler. Bugün de gelmezse bir tutanakla İzmir’e bildirelim derim efendim. Bunlar bizim ne yaptığımızı sanıyorlar acaba. Onlar gibi malzeme saymıyoruz biz burada, canımızı ortaya koyup savaşıyoruz adamlar ayakta uyuyorlar. Topların nereye konulacağı belirlendi de içine konacak mermiler olmazsa hiçbir işe yaramazlar.”

“Haklısınız komutanım benimde çok cephane eksiğim var. Sanırım yakında halledilecektir endişelenmeyin,” dedi bir başka subay. Albay endişelerini anlıyordu çoktan İzmir’e telgraf gönderip durumu haber vermişti. Bugün ya da en geç yarın cephaneler ellerinde olacaktı.

“Taleplerinizi ve henüz karşılanmadıklarını dün bir telgrafla Atina’ya bildirdim.”

Bütün subaylar donmuş gibi yüzüne bakakaldılar Yüzbaşının, “Benim gerçek görevim bu Alayın bütün ihtiyaçları giderilmiş, eksikleri tamamlanmış bir şekilde savaşa katılmasını sağlamak biliyorsunuz. Genel bir rapor yazmak için erken olduğunu düşündüğümden bir ön raporla işlerinizi kolaylaştırmaya çalıştım.”

Albay kendisinin haberi olmadan arkadan iş çevrilmiş olmasına içerlese de belli etmedi sadece suratını astı ve toplantı boyunca bir daha Yüzbaşıya söz vermedi.

Toplantı öğleden sonraya kadar sürdü. Hepsi yorulmuş fakat muzaffer olacaklarından emin, çıktılar Komuta Çadırından.

Yüzbaşının aklında Albayın çadırına nasıl girebileceği sorusu dönüp duruyordu. Tam o sırada yemek çadırının orada çıkan ufak bir yangın ona istediği fırsatı veriverdi. Albayında yangın yerine doğru koştuğunu sevinerek gördü. Çadırların arasına dalıp süratle Albayın çadırına geldi. Tıpkı tahmin ettiği gibi nöbetçilerde yangın yerine koşmuşlardı.  Az ileride kendisine verilen emir erini gördü. Seslenip yanına çağırdı. Birlikte Albayın çadırına girdiler. Er şaşkın bakışlarla ne yaptıklarını anlamaya çalışıyordu. O etrafı karıştırırken itiraz etmeye çalışan eri parmaklarını dudaklarına götürerek susturdu. Albayın portatif karyolasının altında duran deri çantayı çekip çıkardı içini karıştırırken eline gelen şeyin umduğu şey olduğunu anlayınca heyecanlandı. Şimdi elinde üzeri taşlarla süslü bir muhafaza tutuyordu.  Muhafazayı açtı bir deri kının boş olarak durduğunu gördü. Muhafazayı ere gösterdi. Er çok şaşırmıştı böyle bir şeyi daha önce hiç görmemişti. Kıymetli delili Albayın gömleklerinden birine sarıp çadırdan çıktılar. Eri yine yanına alıp doğruca çadırına gitti.  Olan biteni kısaca anlatan iki mektup yazdı ve askerden, bunlardan birini derhal Atina’ya postalamasını, diğerini saklamasını kendisine bir şey olacak olursa kıdem bakımından Albaydan sonra gelen Piyade Tabur Komutanına vermesini istedi.

 Komuta çadırına girdiğinde iki Tabur Komutanı heyecanla yangını konuşuyorlardı.

“Kesinlikle sabotaj, önce Binbaşı öldürüldü şimdi de bu oldu. Albay çıldıracak üstelik bu olay Ordu Müfettişi buradayken gerçekleşti. Bakalım ne yapacak.”

“Bir de başımıza Ordu Müfettişi çıktı, Timos tahkikat kendisine değil de bu Yüzbaşıya verildiği için çok bozulmuş, Albaya da kızıyor. İtiraz etmeliydi diyor…”

“Selam Beyler,” diye seslendi birden Yüzbaşı. İki Tabur Komutanı da suç işlerken yakalanmış gibi sustular birden. Sonra onlarda “ Selam,” dediler.

“Yangın neymiş anlaşıldı mı?”  diye soracakken Albay Andreakis kıpkırmızı bir suratla içeri girdi.

“Siz? Yüzbaşı Antonis Sakisopulos, siz burada ne arıyorsunuz? Yangın yerinde olmanız gerekmiyor mu sizin?”

Şaşırmış numarası yaparak baktı Yüzbaşı, “Neden orada olmam gerekiyor? Yangını duydum uzaktan alevleri de gördüm ne olduğunu anlamak için buraya geldim. Bakın Tabur Komutanlarınız da buradalar. Asıl onların yangın yerinde olmaları gerekiyor. Oysa onlar burada dedikodu yapmayı tercih ediyorlar.”

Albay yüzünde müstehzi bir ifadeyle baktı alay eder gibi bir sesle, “Dikkatsiz bir erin attığı sigara yüzünden yağ fıçıları alev almış neyse söndürmeyi başardılar.”

 “Çok ilginç bir tesadüf, ben de size cinayeti çözdüm diyecektim bugün. Benim olayı açıklığa kavuşturduğum sırada bir yangın meydana geliyor sizce de ilginç değil mi? Yoksa biri dikkatleri başka yöne mi çekmeye çalışıyor Albay?”

Cinayeti çözdüm sözcükleri Albay’ın sararmasına sebep olmuştu.

“Katil kimmiş?”

“İsterseniz bu konuyu baş başa konuşalım Albay ama mühim değil derseniz hemen de açıklayabilirim.”

Bunları söylerken o ana kadar arkasında tuttuğu gömleğe sarılı muhafazayı şöyle bir gösterdi Yüzbaşı.

Albay telaşlandı Tabur Komutanlarına kendi bölgelerine gitmelerini emretti. Komutanlar istemeye istemeye çıktılar çadırdan. Yüzbaşı çadırda birkaç adım ilerledi Albay’ın kuşkulu bakışları altında bir sandalye çekip oturdu ve ayak ayaküstüne attı. Albaya da karşısında yer gösterdi. Albay bu hareketlere sinirlenmişti ama yine de oturdu.

“Albay bana bunun ne olduğunu açıklar mısınız lütfen?”

Albay, Yüzbaşının gömlekten sıyırdığı muhafazaya üzerinde parlayan taşlara korkuyla baktı.

“Bunu çadırınızda sizin çantanızda buldum.”

“Benim iznim olmadan çadırıma mı girdiniz?”

“Haklısınız izin almam gerekiyordu belki ama bu olağanüstü şartlar düşünülürse soruşturmamı emrettiğiniz gibi bir an önce tamamlamak için inisiyatif kullandım diyelim. Evet, Albay bana Binbaşıyı neden öldürdüğünüzü siz mi anlatırsınız yoksa ben bu konudaki tasavvuru mu paylaşayım mı sizinle?”

“Ne demek istiyorsunuz? Ben kimseyi öldürmedim. Yanılıyorsunuz Binbaşı.”

“Yanılıyor olmayı gerçekten istedim. Bir Komutanı üstelik şanı tüm Yunanistan’ı sarmış sizin gibi bir komutanı bu şekilde suçlamak bana da acı veriyor fakat cinayet cinayettir ve katilde mutlaka adalete teslim edilmelidir. Şimdi anlatacak mısınız?”

“Benim anlatacak bir şeyim yok ama sizin Ordu Müfettişi olduğunuzdan şüpheliyim. Hakkınızda malumat almak için Atina’ya telgraf çektim. O gelene kadar maalesef sizi çadırınızda tutacağım,” diyerek ayağa fırladı.

“Albay, Makedonya’da muhafazasının üzerindekilerin değerli taşlar olduğunu anladığınız kama için İtalyan Fotoğrafçıyı öldürdünüz ve kamayı ele geçirdiniz. Bunu harp ganimeti gibi algıladığınızı, rahat bir emeklilik geçirmek için bu yola başvurduğunuzu düşünüyorum. Çünkü oldukça yoksul bir ailenin çocuğu olarak büyümüşsünüz. Babanız değerli taşlardan mücevherler yapan bir mücevhercinin ustasıymış sadece. Herkese söylediğiniz gibi babanızın bir mücevher mağazası yok memleketinizde.  Sizi askeri okul kurtarmış ancak emekli olduktan sonra ailenizden size kalacak hiçbir şey yok.  Bu kama bir emeklilik ikramiyesiydi sizin için. Öyle değil mi?”

Albay, “ Ne saçmalıyorsunuz siz?” dese de yıkılırcasına oturdu. Yüzbaşı devam etti,  “Sanırım Kamayı ve muhafazayı yıllardır yanınızda taşıyordunuz. Nasıl olduysa Binbaşı Nikos Gonidis bunu fark etti. Sizi tehdit etmiş olabilir ya da belki de şantaj ama aranızda ne geçtiyse olanlar sizin onu öldürmenizle sonuçlanmış. Yani Binbaşının katili sizsiniz Albay.”

Albay başını önüne eğdi, “Ona kamayı vermek istedim. Konuşmaya gitmiştim, fakat beni dinlemedi bile beni İtalyan’ın katili olmakla suçlayıp hırsızlığımı ve cinayetimi Atina’ya bildireceğini Tabur Komutanları ile konuşarak komutanlığıma son vereceğini ve beni askeri mahkemeye kadar hapsedeceğini söyledi. Nikos benim kırk yıllık arkadaşımdı ve beni bütün hayatımı mahvetmekle tehdit ediyordu. Nasıl olduğunu bilmiyorum birden saldırdım kama elimdeydi kalbine sapladım.”

“Neden kamayı maktulün üzerinde bıraktınız? Bu büyük hata olmuş.”

“Çıkaramadım. Kama kaburgalarını delerek saplanmıştı kalbine, dışarıdan sesler gelince telaşlandım. Kamayı öylece bırakıp kaçtım oradan.”

“Evet Albay, durum ortada şimdi komutanlarınızı buraya çağıracağım ve olayı onlara anlatacağım. Tıpkı Binbaşı Gonidis’in dediği gibi tutuklanacak ve hapsedileceksiniz. Atina durumunuzdan hemen haberdar edilecek.”

Albay sessizce oturmaya devam etti sonra birden bir şey hatırlamış gibi baktı Yüzbaşının yüzüne, “Belki sizinle anlaşabiliriz, kamayı ve muhafazayı siz alın beni bırakın. Önümüzde çok çetin bir harp var ne olur bilinmez. Bu Alay bu harpte çok mühim vazifeler üstleniyor şimdi tam bugünlerde böyle bir şeyin olması askerin bütün maneviyatını bozacaktır. Lütfen sizden rica ediyorum beni bırakın işimi yapayım.”

Yüzbaşının olmaz diyerek başını sallaması üzerine aniden beylik silahına davrandı Albay. “Sizi öldürürüm ve casus olduğunuzu söylerim inanın hiç düşünmeden yaparım bunu.”

 “Bakın Albay, ben sizin Binbaşı Nikos Gonidis’in katili olduğunuzu şu çadırınızda bulduğum kama ile ispatladım. Doktor kamanın yara ile birebir uyuştuğunu görünce beni tasdikleyecektir eminim. Üstelik bu buluşu yaptığım sırada yalnız değildim. Yanımda emir eri diye verdiğiniz aslında başıma nöbetçi diktiğiniz er de vardı. Her şeye şahit oldu. Ayrıca kendisine cinayeti nasıl işlediğinizi anlattığım iki mektup bıraktım. Biri Atina’ya postalandı bile diğeri başıma bir şey gelirse Tabur Komutanlarına verilecek. İşin ciddiyetinin farkında mısınız Albay? Her koşulda hain olacaksınız. O nedenle şimdi şerefinizle teslim olun.”

Albay Gonidis yeniden bağırmaya başladı, “Onu oraya sizin koymadığınız ne malum? Benim sözüme karşılık sizinki Yüzbaşı, unutmayın burası ordu ben Albayım siz ise sadece bir Yüzbaşısınız. Dosyanızı okudum, siz de Makedonya’da bulunmuşsunuz kamanın benim olduğunu ispatlayamazsınız.”

“Denemek ister misiniz Albayım? Makedonya’da bulunduğum zamanlarda ne o İtalyandan ne de kamadan haberim olmadı. Olsaydı benimde sizlerinki gibi çekilmiş bir fotoğrafım ya da beni hatırlayan birileri olurdu ayrıca sizin orada olduğunuzu ve bu kama ile ne kadar çok ilgilendiğinizi bilen bir de görgü tanığım var. Yarbay Yorgo Halikarnopulos ve sürpriz olarak buraya gelmeden önce konuştuğum emir subayınız Teğmen Korsak o sabah sizi Binbaşı Gonidis’in çadırından çıkarken görmüş. Önce söylemek istemedi ancak kendisine cinayete ortak olacağını hatırlatınca bülbül gibi şakıdı. Eh onunda size sadakati buraya kadarmış. Suçlamıyorum tabii, duyarlı bir Yunan askeri olarak görevini yaptı.”

Albay oturduğu sandalyenin üstünde adeta küçülmüştü. Başını önüne eğdi kendini sonuca hazırladı. Sonrası çorap söküğü gibi geldi. Albay tutuklandı ve bir teğmenin eşlik ettiği müfreze gözetiminde kapalı bir arabaya bindirilerek Eskişehir’ deki Garnizona gönderildi. Yerine Piyade Taburu Komutanı Yarbay Yorgo Halikarnapulos geçti. Savaş için kararlaştırılan stratejilerde hiçbir değişiklik yapmadan aynen uygulama kararı verdi. Yüzbaşı teftişini tamamladı raporlarını yazdı olaydan iki gün sonra emrine verilen beş erle birlikte İzmir’e gitmek üzere karargahtan ayrıldı.

Afyon’u henüz geçmişlerdi ki gece konaklamak için kamp kurdular. Uykunun en güzel yerinde horlarken kafasına dayanan dipçiğin dürtmesiyle uyandı Yüzbaşı. Ne olduklarını anlayamamışlardı. Bir anda Türk askerlerinin arasında kalmış kendilerini korumaya bile fırsat bulamadan esir alınmışlardı. İtile kakıla yapılan zorlu bir yolcuğun sonunda Türk Garnizonuna ulaştılar. Civardaki köylerden birini üs haline getirmişti Türkler, köydeki evlerden birini de Komutanlık binası yapmışlardı. Buraya gelince dinlenmesine bile izin vermeden Yüzbaşıyı erlerden ayırıp elleri kelepçeli bir halde Türk Komutanın odasına çıkardılar. Onu getiren çavuş sırtından itekleyerek soktu içeriye. Komutan oturduğu masanın arkasından kalktı önüne kadar geldi. Gözlerini Yüzbaşıdan hiç ayırmadan çavuşa kelepçeleri çıkarmasını söyledi. Kelepçeler çıkar çıkmaz Yüzbaşı hazır ola geçip selama durdu. Çavuş şaşkınlıktan elinden yere düşürdüğü kelepçeleri alırken Komutanın bu selamı gülerek aldığını gördü daha fazla şaşırdı.

“Hoş geldin aslanım. Görev tamamlandı mı?”

“Tamamlandı Komutanım. İstediğiniz tüm bilgileri aldım.”

Kendilerine ağzı bir karış açık bakan Çavuşa, “ Seni Yüzbaşı Mehmet Bahri ile tanıştırayım Çavuş, kendisi istihbarat teşkilatımızın en gözü pek askeridir.”

Çavuş derhal selama geçti. Komutan devam etti, “Kendisini gördüğünü unutacaksın. O bu gece Mustafa Kemal Paşanın yanına gitmek üzere buradan ayrılacak sen Yunan Yüzbaşının sorguya girmeden kendini öldürdüğünü yayacaksın etrafa sonra da esir erlerden birinin kaçmasına izin vereceksin böylece Yunanlılar planlarının öğrenildiğinden şüphelenmeyecekler.”

“Gerçek Ordu Müfettişi Yüzbaşı Antonis Sakisapulos’ a ne oldu Komutanım?”

“Yaralıydı zaten biliyorsun, sen gittikten kısa bir süre sonra öldü maalesef.”

“Toprağı bol olsun .”

Yüzbaşı Mehmet Bahri dinlenip hazırlandıktan sonra gerçek üniformasıyla yeniden çıktı Komutanın karşısına.

“Yola çıkmak için izin istiyorum Komutanım.”

“ İzin verilmiştir Yüzbaşı. Gazamız mübarek olsun.”